TIKLAYAZ.com Tüketici Ürün Yorum ve Karşılaştırma Sitesi

Just another WordPress.com weblog

Archive for the ‘Doğal ve Organik Ürünler’ Category

Kanserden korunmak için

without comments

Kanser hastalarının sayısı artıyor. Ama modern tıp son yıllarda kanserle mücadelede inanılmaz başarılar kazandı.

20-30 yıl öncesinin çaresiz hastalıkları arasıda yer alan kanser korkulu bir rüya olmaktan yavaş yavaş çıkıyor. Bu, en azından bazı kanserler için doğru. Örneğin, lenfoma ve lösemi türü kanserlerin bazılarında, neredeyse tam şifa yakalanmış gibidir.

Kanser sorunu homojen bir görünüm arz etmiyor. Tedavi şansı yönünden baktığınızda, her kanserde iyileşme veya kontrol altına alınma olasılığının aynı olmadığı biliniyor. Bu durum teşhisten sonraki 5 veya 10 yıllık yaşam süresi dikkate alındığında birçok kanser türünde iyi bir şansı yakalamanın mümkün olduğu belirtiliyor. Bu en azından erken teşhis edilen bazı kanserlerde kesinlikle doğru bir bilgidir.

NE YAPMALI

Kanserden korunmada beslenmenin, sigara, alkol kullanımı gibi kişisel alışkanlıkların, yaşadığınız çevrenin, yaşam tarzınıza ilişkin diğer seçimlerin ve daha pek çok şeyin etkili olduğu biliniyor. Kanserden korunmak söz konusu olduğunda ilk adım doğru beslenmektir. Rafine şekerden uzak durmak, mümkün olduğu kadar az şeker kullanmak, kırmızı eti azaltmak, özellikle ateşte pişirilmiş veya yağda kızartılmış eti azaltıp, bitkisel yağlara (bilhassa zeytinyağına) ağırlık vermek, tuzu mümkün olduğu kadar sınırlamak, taze meyve ve sebze tüketimini, kurubaklagilleri, tam tahılları daha çok yemek. Yani posalı besinlere ağırlık vermek yapılacak en önemli değişimlerdir.

YOĞURT ÇOK FAYDALI

Kanserden korunma söz konusu olduğunda, daha çok yoğurt (ve zaman zaman kefir) tüketmek, sağlıklı bir kiloda kalmaya gayret etmek de önem kazanıyor. Ayrıca katkı maddelerinin kullanıldığı besinlerden uzak durmak, organik besinlere öncelik vermek gerekiyor. Öyle görülüyor ki “Besinlerin raf ömrü uzadıkça bizim ömrümüz kısalıyor.” Çünkü yiyeceklerin dayanıklılığını uzatmak, rafta kaldıkları süreyi artırmak gibi nedenlerle gıdalara eklenen kimyasallar ve ayrıca tat, renk, koku vermek için kullanılan katkı maddelerinin bazıları ile üretimde kullanılan hormonlar ve besinlere yapılan genetik müdahaleler kanser riskini artırabiliyor.

BEDENİNİZ AKTİF RUHUNUZ DİNGİN OLSUN

Kanserden korunmada, aktif bir yaşam sürmek de çok önemlidir. Araştırmalar, aktif bir hayatın hemen hemen bütün kanserlerden ama özellikle meme, prostat, kalınbağırsak kanserlerinden korunmada etkili olduğunu gösteriyor. Sakin ve huzurlu bir hayat sürmek, stresi iyi yönetebilmek, hayata olumlu gözlerle bakabilmek de kanserden korunmada etkili. İnançlı insanların, hoş görülü, affedici olanların, hırstan, kavgadan, korkudan, endişe ve kıskançlıktan uzak yaşayanların da şansı artıyor. Derin üzüntülerin, ağır kederlerin de kanseri tetiklemesi mümkün görülüyor. Depresyonlularda kansere yakalanma şansının biraz daha fazla olduğu belirtiliyor.

Yaşam tarzınızda yapacağınız akılcı değişikliklerle, genlerinizdeki ve çevrenizdeki şansızlıklardan kaynaklanan kanser riskini önemli ölçüde azaltmanız mümkündür. Kanserden korunmak istiyorsanız yapacağınız bir başka şey de “erken uyarı sistemlerinizi” mümkün olduğu kadar açık tutmaktır. Bunun için güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmaya ve kanserle ilgili sağlık tarama testlerini düzenli olarak yaptırmaya özen göstermelisiniz.

Bacaklarınızdaki huzursuzluk hastalık belirtisi olabilir

Eğer derinizin altında kurtlar dolaşıyormuş gibi hissediyor ve bacaklarınızı hareket ettirmeden duramıyor ya da bacaklarınız hareket etmek, koşmak istiyor ve siz bunu durduramıyorsanız “Huzursuz bacak sendromu” olarak bilinen hastalık söz konusu olabilir. Hastalar özellikle akşamları yoğunlaşan bacaklarını hareket ettirme isteğinden yakınırlar. Oturmakla ya da yatmakla şikayetler artış gösterir. Bacaklardaki huzursuzluk hissi, hareket ettirme ihtiyacı; kişilerin uyku kalitesini de bozmakta, sonucunda da kişi gün içinde kendini uykulu ve yorgun hissetmektedir. Huzursuz bacak sendromu hem kadında hem erkekte her yaş grubunda ortaya çıkabilmekle birlikte, kadınlarda ve ileri yaşlarda daha sık rastlandığı bilinmektedir. Her 100 kişiden 15’i hayatlarının bir döneminde bu tür yakınmalar tanımlayabilirler.

Eğer huzursuz bacak sendromunuz varsa:

n Hastalığın kesin nedeni bilinmemektedir. Altta yatan nedenler arasında; demir eksikliği, bacaklarda kan dolaşımına ait bozukluklar, kas hastalıkları, böbrek hastalıkları, alkolizm, bazı vitamin veya mineral eksiklikleri sayılabilir.

n Bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar bulunmakla birlikte, kesin tedavisi henüz bilinmemektedir.

n Hafif durumlar bazı sakinleştirici ilaçlar ve davranışsal yöntemlerle başarılı bir biçimde tedavi edilebilmektedir. Bu yöntemler arasında germe egzersizleri, yatmadan önce sıcak duş alma ve bacaklara masaj yapma sayılabilir.

n Kafein, alkol ve sigara kullanımının yakınmaların daha da artmasına yol açabileceği unutulmamalıdır.

Bebeğinizin sağlığını iki şey belirliyor

Uyku ve beslenme düzeni

Bebek bakımı benim de önemli bir ilgi alanım haline geldi! Bunun birinci sebebi torunumuz Aleyna’nın sağlıklı gelişip gelişmediğinden emin olmak istememiz. İkincisi, kızım Merve ve eşimin bitmez tükenmez sorularına yanıt vermek zorunda olmamız!

Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları, bebeklerin uyku ve beslenme düzeninin onların sağlığını belirleyen en önemli iki etken olduğu konusunda hemfikir. Uzmanlara göre her bebeğin uyku ve beslenme ritmi farklı oluyor. Uyku düzeni ve beslenme davranışları bebekten bebeğe önemli değişimler gösterebiliyor. Önemli olan onları aç bırakmamak ve ihtiyaçları kadar uyumalarını sağlamak. Bebeklerin mümkün olduğu kadar bildikleri, tanıdıkları, alıştıkları ortamlarda, yataklarda uyutulmaları öneriliyor. Beslenme ve uyku düzenini bozacak davranışlardan kaçınmak gerekiyor. Onları aç bırakmamak için uykuda da olsa emzirmek gerekebiliyor. Bu özellikle ilk 3 ay için zorunlu. Çünkü bu ilk 3 aylık dönemde bir bebek günün neredeyse dörtte üçünden fazlasını uykuda geçiriyor. Sağlıklı bir bebek büyütmenin üçüncü önemli noktası da dokunmak, kucaklamak, sevmek ve ilgilenmek.

Temel Reis çok haklı

Ispanak Temel Reis’e güç veren besin olma özelliğini bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Bu sebze, Alfa Lipoik Asit, C vitamini, E vitamini, Glutation, Beta karoten, Lutein gibi antioksidanlardan çok zengindir. İçinde Kalsiyum, Magnezyum, Çinko, Demir gibi mineraller de vardır. Ispanağın B grubu vitaminlerden, özellikle Folik Asit, Riboflavin, Tiamin ve B6’dan çok zengin bir besin olduğunu da hatırlatalım. Ispanakta sağlığa yararlı birçok Polifenol ve Betain de bulunuyor. Kilo kontrolüne yardım eden düşük kalorili bir besin olması ve posadan zengin bir yapısının bulunması diğer avantajlar. Çeşitli çalışmalarda ıspanak tüketimi fazla olanlarda koroner kalp hastalığı ve felçlerin, katarakt, maküler dejenerasyon ve benzeri yaşlılıkla ilişkili göz problemlerinin, kalın bağırsak, mide, prostat, meme kanseri gibi bazı kanserlerin daha az görüldüğü belirlenmiş. Koenzim Q-10’un en önemli kaynaklarından biri de ıspanaktır. Koenzim Q-10, enerji üreten kalp kasından, diş etine birçok noktada vücuda güç veren etkin bir antioksidandır. Betain tıpkı Folik Asit gibi güçlü bir homosistein azaltıcısıdır. Ayrıca bu şifalı sebzede önemli miktarda bitkisel Omega-3 bulunduğunu da hatırlatalım.

Uykusuz geceler annelerin kilo vermesini engelliyor

Yeni doğum yapmış anneler eğer az uyuyorlarsa gebelikte aldıkları kiloları vermekte zorlanıyorlar. Yapılan araştırmalarda doğumdan sonra ilk 6 ay günde 5 saatten az uyuyan anneler birinci yılın sonunda dahi günde 7 saat uyuyan annelere oranla 3 kez daha fazla kilo verme sorunu çekmekteler. Doğum sonrası kilo verme diyet ve egzersiz üzerine kurulmakla birlikte, uyku süresi ve kalitesi de göz önüne alınmalıdır. Uyku eksikliğinin kiloyla ilişkisi iştahı kontrol eden hormonlar leptin ve ghrelin seviyelerinin bozulması ve artan kortizol düzeyleri ile açıklanmaya çalışılmaktadır.

Sessiz tiroid bezi iltihabı

Hamilelik sonrası yorgunluk, kilo alma ve depresyon tiroid hastalığına işaret edebiliyor. Doğum yapan kadınlarda “Sessiz tiroid bezi iltihabı”na daha sık rastlanıyor. Bu hastaların bir kısmında “Haşimoto tiroidi” de oluşabilir. Sessiz tiroiditin herhangi bir belirtisi yok. Tiroid sonucu oluşan hipotiroidi ve bunun sonucunda gelişen yorgunluk, depresyon ve kilo alma en önemli işaretler olarak ortaya çıkabiliyor. Eğer hamilelik sonrasında bu şikayetlerle karşılaşırsanız sessiz tiroid bezi iltihaplanması ve Haşimato hastalığı aklınızda olsun.

DİYET GÜNLÜĞÜ

Şu sıralarda çok fazla davet ve benzeri organizasyonlar oluyor. Diyet uygulamak çok zor oluyor. Hafta sonuna doğru verdiğim kiloyu haftasonu geri alıyorum sanki. Bunu önlemek için ne yapabilirim? Farklı bir uygulama önerir misiniz?

Acil durum diyeti

Rahatlamış bir şekilde başlanan hafta sonunu daha da keyifli bir hale getirmek için beslenme alışkanlıklarınızda ufak tefek (!) değişiklikler yapmak kaçınılmaz bir aktivite belki de. Bunun yanı sıra katıldığınız tür davetler de başka bir sosyal aktivite. İşte bu günlerde menüler daha çok çeşitlenirken, kalori alımında diyeti olumsuz yönde etkileyebilecek durumlar ortaya çıkabiliyor. Diyet yaparken bu tarz organizasyonlara katılmak aslında kendinizi bu tür ortamlarda deneme fırsatı da verecektir. Çok soslu ve yağlı mezeler yerine sebzeli ve yoğurtlu mezeleri seçmek, sadece karbonhidrat içeriğine sahip mönüler yerine içine protein ilavesi yapılmış mönüleri seçmek kontrolün sizde olduğunun bir göstergesidir. Alkol tükettiğiniz zamanlarda da bütün gün yiyecekleri kısmak, öğünleri atlamak yerine alkolle birlikte tüketebileceğiniz “diyeti bozan sessiz katillere” aperatiflere dikkat etmeniz, önemli bir kısmını tüketmemeniz yeterli olacaktır. Ertesi gün tartılmak iyi bir fikir olmayabilir. Özellikle alkol tükettiğiniz akşamların ardından vücut suyunda meydana gelebilecek artışlara aldanmayın. Ve diyetinizde gereksiz kısıtlamalar yapmayın. Bol bol su içmek ve porsiyon hakkınız kadar meyve yemek en iyi yöntemdir. Ve yapacağınız açık hava yürüyüşleri de sizin için önemli bir fırsattır.

Bel çevrem kalınlaşıyor

2 yıl önce diyetle 10 kilo vermiştim. Ama verdiğim kiloları geri aldım. 3 ay önce diyet yapmaya başladım ve istediğim kiloya ulaştım fakat ilk verdiğim zamanki kiloyla aynı olmama rağmen bel ve basen ölçüm daha fazla. Ne yapmalıyım? (Boyum 1,67cm-kilom 52)

Boyunuz ve kilonuz arasında bir sorun yok. Bu kilonuzu korumanızda ve altına da düşmemenizde fayda var. Kilonuz 2 yıl önceki haliyle aynı gibi gözükse de yağ oranınız değişmiş olabilir. Kısa sürede hızlı verilen kiloların büyük bir kısmı su ve kas kaybıdır. Yağ oranının azalması için yavaş zayıflama daha etkilidir. Ama yaptığınız günlük 30 dakika yürüyüş yağ kaybını sağlamış olabilir. Özetle bir vücut analizi yaptırıp yağ oranınıza bakmanızı tavsiye ederim. Eğer olması gereken aralıkta ise kilo vermekten ziyade, var olan kilonuzu koruyup, yağ yakımı için değil, vücudu toparlamak, sıkılaştırmak için egzersiz yapmanız gerekecek. Aynı zamanda günlük aktiviteniz 2 sene önceki ile aynı olmayabilir. Gün içinde daha hareketsiz iseniz, genelde oturuyorsanız, stres düzeyi arttıysa, hormonal değişimler yaşıyorsanız (yaşınızı bilmiyorum) bel çevreniz kalınlaşmış olabilir.

Kaynak: Hürriyet / Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU 18/04/2008

2008 kanser-metre

without comments

Besinler, hava, güneş, toprak ve suda gerçekten de söz edildiği kadar çok kanser yapıcı yani kanserojen madde var mı? Bu sorunun cevabı ne yazık ki “evet”tir.

Eğer yeteri kadar dikkatli davranmazsanız çevrenizi saran binlerce kanserojen sizi zayıf bulduğu bir anda vücudunuzun herhangi bir hücresinde kanseri tetikleyebilir. Bu yazımızı okuyarak korunmak için bazı doğruları öğrenebilirsiniz.

Yediğimiz yiyeceklerin doğal yapısı değişti. İçine şu veya bu şekilde birçok kimyasal madde karışıyor. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, değişik ve farklı içecekler, yemek pişirdiğimiz kaplar, sofrada kullandığımız tabaklar ve bunları temizlemede kullandığımız temizlik malzemelerinde vücudumuzun hiç tanımadığı maddeler var.

Bu maddelerin bazılarının etkileri hemen ortaya çıkıyor, bazılarınınki ise uzun bir zaman sonra güç bela anlaşılabiliyor. Kısacası işimiz kolay değil. Dikkatli olmamız, okumamız ve öğrenmemiz gerekiyor. Yiyip içtiklerimizin etiketlerini mutlaka kontrol etmemiz şart! Bu kontrolü sadece gıdalarda değil, yüzümüze sürdüğümüz kremler ve makyaj malzemelerinde de yapmak zorundayız.

Ama ne iyi ki, vücudumuz paçasını öyle kolay kolay da kaptırmıyor. Direnip mücadele ediyor. Vücudun doğal bağışıklık sistemleri çoğu zaman kanserojen ajanın etkilerini yok ediyor veya kanserleşme eğilimindeki hatalı hücreleri süratle ortadan kaldırıyor.

KANSER SARMALINA GİRMEYİN

Yazılıp çizilenlere ve söylenenlere bakılırsa gerçekten de tam bir “kanser sarmalı”na girmiş gibiyiz. Kullandığımız deterjanlarda, yiyeceklere konulan renk, koku veya dayanıklılık sağlayan katkılarda, tatlandırıcılarda, tarımsal ürünlere yapılan genetik müdahalelerde, böcek öldürücüler, hormonlar, antibiyotikler ve benzeri kimyasallarda, hayvancılıkta kullanılan koruyucu antibiyotik hormon ve diğer maddelerde, cep telefonları, baz istasyonları, sigara ve alkolde, hatta evimizde kardeş kardeş birlikte yaşadığımız televizyon ve bilgisayarlarda, yatak çarşafları, yatak üretim malzemeleri, tıraş losyonları, makyaj malzemeleri, cilt kremleri ve daha yüzlerce üründe kanserojen maddeler var.

DENİZDE VE HAVADA KANSEROJEN MADDELER

Şair “önce ekmekler bozuldu” demiş. Gerçekten de en doğal ve faydalı sandığımız birçok şey bozuldu, kirlendi, zararlı hale geldi. Ne güneş eskisi kadar güzel, ne deniz, ne su eskisi kadar güvenli!

Eğer güneşte gereğinden fazla kalırsanız, güneş ışınlarında bulunan zararlı bölümler cilt hücrelerinizdeki DNA’ları parçalayıp cilt kanserini tetikleyebiliyor. Bundan korunmak için kullanacağınız güneş koruyucuları da sanıldığı kadar güvenli olmayabiliyor! Sağlığını güçlendirmek için (bin bir zahmetle bütçenizi zorlayarak satın aldığınız) yediğiniz balıkların bile kanserojen ağır metallerle (özellikle kurşun, civa ve kadmiyumla) dolu olduğu söyleniyor. Doğal diye içtiğimiz bazı suların bile ne kadar güvenli olduğu tartışılıyor. Sularda bulunan arsenik ve nitrat gibi maddeler kanserojen etki gösterebiliyor.

Tabloyu daha da uzatıp moralinizi iyice bozmak mümkün! Birleşmiş Milletler Kanser Araştırma Dairesi 2005’te hormon haplarını da potansiyel kanserojenler listesine aldı. Ayrıca kilo fazlalığının, geceleri çalışma zorunda kalmanın ve uykusuzluğun bile kanserojenler listesine alınması konusunda yoğun baskılar var.

ORGANİK KOZMETİK ÜRÜNLERİ GÖZDE

Listeyi daha da uzatmak, bu yazıyı bir dizi haline getirmek bile mümkün! Dikkat edilmediği zaman ekmek, bisküvi, kraker gibi fırın ürünlerinde oluşan akrilamid maddesi de kanserojen. Akrilamid kızarmış patates ve kavrulmuş kahve gibi ısıl işlem görmüş birçok yiyecekte oluşabiliyor. Birkaç ay önce “kanserojen uçak” tartışması bile yapıldı. Uçakların üretiminde kullanılan bazı maddelerin kanserojen özellikler taşıdığı ileri sürüldü.

Kadınların güzelleşmek uğruna kullandıkları ürünler de kanserojenlerin vücuda girme olasılığını yükseltiyor. Özellikle saç boyaları ve makyaj malzemeleri üzerinde ısrarla duruluyor. Bu zararlı etkilerden korunmak için yalnızca “organik kozmetik” satan dükkanlar bile açıldı. Amerika ve Avrupa’da birçok kadın artık organik olmayan hiçbir cilt ve saç ürününü kullanmıyor. Özellikle kurşun içeren rujlar ve kozmetiklerin üretimde kullanılan petrol artığı maddelerin tehlikeli olabileceği belirtiliyor. Dioxin bunlardan biridir.

PEKİ NE YAPACAĞIZ

Sağlığınızı koruma ve geliştirip güçlendirme konusundaki hassasiyetinizi hiçbir zaman elden bırakmayın, ama bu hassasiyetinizi bir “korku filmi” haline de getirmeyin. Çevremizin yüzlerce, binlerce kanserojen madde tarafından çevrildiği doğru. Ne var ki bu bilgiler o kanserojenlerin vücudumuzla temas eder etmez kanser yapacağı anlamına da gelmez. Benden şöyle etraflı bir kanserojen maddeler listesi beklediğinizi biliyorum. Ama konunun benden çok kanserle uğraşan uzmanlık alanlarını ilgilendirdiğini düşünüyorum.

Bu aşamada önerim, genel bazı doğruları (bu yazıyı dikkatle ve birkaç kez okuyarak, bu konuda yazılmış diğer makaleleri gözden geçirerek) öğrenmeniz ve sağlık bilincinizi geliştirmeniz. Kanserin insanlığın geleceğini tehdit eden en önemli sorun olduğu da, sağlık sorunlarından biri, hatta birincisi olduğu doğru ama telaşa kapılmanın, hayatı kendimize zindan etmenin ve kanserojenler arasında ömür tüketmenin de pek anlamı yok.

BUNLARI YAPIN

 Daha çok ve sık sebze-meyve yiyin.
 Koyu ve farklı renkte sebze-meyveleri tercih edin.
 Daha bol Omega-3 tüketin (balık, ceviz, semizotu, keten tohumu).
 Yeşil çaydan faydalanın.
 Sağlıklı kilonuzu koruyun.
 Lahana ve karnabahar ailesiyle dost olun.
 Bakliyat ve tam tahıl yemeyi ihmal etmeyin.
 Sarmısak ve soğandan istifade edin.
 Az ve öz beslenin.
 Mümkünse organik yiyecek, içecekleri tercih edin.
 Egzersiz yapmayı ihmal etmeyin.
 Yer fıstığı, et, balık, tam tahıllarda bulunan selenyumdan faydalanın.
 Doğal E vitamini, Beta karoten ve D vitamini faydalıdır. (Ayçiçeği çekirdeği, badem, bal kabağı, balık, kayısı)
 Zeytinyağını tercih edin.
Stresten, depresyondan, endişe ve korkudan uzak durun.
 İyimser biri olun.
 Kadınsanız çocuk doğurun ve bebeğinizi emzirin.
 Erkekseniz mutlaka evlenin.

BUNLARA DİKKAT

 Cep telefonundan ve baz istasyonlarından uzak durun.
 Sigara ve dumanından uzaklaşın.
 Şeker, tuz tüketiminizi azaltın.
 Hormonlu yiyecekleri (et, süt, sebze-meyve) yemeyin.
 Yapay tatlandırıcıları pas geçin.
 Alkole hayır deyin.
 Nitrat, nitrit, nitrozamin ihtiva eden yiyecekleri (şarküteri ürünleri) terk edin.
 Saç boyası ve cilt kremlerinin içeriklerini kontrol edin.
 Etiketlerini kontrol ederek dioksin içeren ürünleri kullanmayın.
 Kuru temizlemeye dikkat edin.
 Hormon hapları ve doğum kontrol haplarını kullanırken doktorunuza danışın.
 Gereksiz radyolojik inceleme (mamografi, tomografi) yaptırmayın.
 Lüzumsuz ilaç kullanmayın.
 Çokeşlilikten uzak kalın.
 Ağır metallerle kirlenmiş yiyecekleri yemeyin.
 Asbest ve radon gazı bulunan ortamlarda yaşamayın.
 Radyo dalgaları, kablosuz internet bağlantıları gibi elektromanyetik dalgalardan kaçının.

BİR UYARI

UZAKDOĞU MALLARINA DİKKAT EDİN

Birkaç ay kadar önce dünyaca ünlü bir oyuncak üreticisinin Çin’de ürettirdiği bazı oyuncakların satışını durdurduğunu, satılmış ürünleri geri topladığını duymuş olmalısınız. Uzakdoğu kaynaklı diğer tüketim maddelerinde de ciddi bir kanserojen tehlikesinin olduğu söyleniyor. Bu oyuncakların toplanmasına yol açan ağır metallerin özellikle kurşun ve kadmiyumun yine Uzakdoğu kökenli seramik ve porselen malzemelerinde de bol miktarda bulunduğu iddia ediliyor. Uzakdoğu’dan ithal edilen mutfak malzemelerini (bilhassa bardak, tabak, çanak satın alırken) kaynağını dikkatle sorgulamak gerekiyor.

Kaynak: Hürriyet / Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU 04/05/2008

Organik hayata dönüş felsefesi yaygınlaşıyor

without comments

Son yıllarda başta küresel ısınma olmak üzere dünyanın ekolojik yapısında meydana gelen sorunlar, insanları bilinçli bir hayat sürmeye yönlendirdi. Kimyasal madde içermeyen organik ürünler; mutfaktan yatak odasına her yere girdi.

“Bir zamanlar, yediğimiz domates ve salatalıklar kokardı. Elmanın da bambaşka bir lezzeti vardı” diye yakınanların imdadına, organik yaşam yetişiyor. Başta ilaç kullanılmadan tamamen doğal gübrelerle yetişen ve ekolojik dengeyi bozmayan tarım ürünleri olmak üzere, iç giyimden dekorasyona; kozmetikten çiçekçiliğe birçok sektörde organik ürünler üretiliyor. Hatta mönüleri tamamen organik lezzetlerden oluşan restoranlar, kafeteryalarında sadece organik gıdalar satılan spor merkezleri bile var. Yani; akıp geçen zamanla birlikte organik hayat bir yaşam felsefesine dönüşüyor ve yaygınlaşıyor.

Kozmetikler değişti!

Organik Uzmanı Kimyager Çağla Ercanoğlu, son günlerde özellikle kozmetik sektöründe neden organik ürünlerin ön plana çıktığını açıkladı: “60 milyar dolarlık kozmetik endüstrisinin, gıdalarda kullanılması yasak olan zehirli kimyasallarla dolu maddeler içeren ürünler sattığını çoğu tüketici bilmiyor. Bir tüketici, günde ortalama 10-15 adet kişisel bakım veya kozmetik ürünü kullanıyor. Bu ürünler ortalama yaklaşık 200′den fazla sentetik kimyasal bileşim barındırıyor. Vücudumuzdaki en büyük organ olan deri, cilde uygulanan ürünlerdeki kimyasalların 40-60′ını emer. Ne yazık ki bu toksik maddelere maruz kalanlar sadece tüketiciler değil. Çocukları da temas yoluyla zarar görüyor. Son yıllarda tüketiciler bu konuda bilinçlendi çünkü kimyasal ürünlerin zararları çok sık gündeme geldi. Organik ürün çeşitliliği ve bu ürünlerin tüketimi arttı. Artık daha sağlıklı bakım sunan, organik ürünler ön planda.”

Ürünler Sertifikalı olmalı!

Organik ürünlerle bitkisel ürünleri birbirine karıştırmamak gerektiğine de dikkat çeken Çağla Ercanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Doğal ürünler; bitkisel ve doğal maddelerden oluşan içeriğe sahip olan, sentetik kimyasal madde içermeyen ürünlerdir. Organik ürünler ise; doğal olup aynı zamanda içerdiği tüm bitkiler ve doğal maddeler organik tarım gibi organik metodlarla üretilmiş olan ürünlerdir. Her bitkisel ya da doğal ürün, organik değildir. Bir ürünün organik olabilmesi için mutlaka organik sertifikalı içeriklerden oluşması gerekir. İç ve dış piyasalarda bir ürünün organik olarak satılabilmesi için ise; ‘Organik Ürün Sertifikası’na sahip olması şarttır. Sertifika sistemi; ürünlerin ekolojik standartlara uygun olarak sanayi tesislerinden, karayollarından ve çevre kirliliğinden uzak; toprağı, suyu ve havası temiz alanlarda üretildiğinin, işlendiğinin ve paketlendiğinin başlıca garantisi niteliğindedir.”
 
Kaynak: Sabah Gazetesi 17/06/2008

Dünya ve Türkiye’de organik kozmetik ne durumda?

without comments

Ökotek Doğal Ürün Marketleri Teknik Sorumlusu Prof. Dr. Hulusi Barlas, Dünya Gıda Dergisi Haziran 2008 sayısında yayınlanan röportajında organik ürünler konusunda aydınlatıcı bilgiler veriyor.

Ülkemizde ve dünyada organik kozmetik sektöründe durum genel olarak nedir ?

Aslında çok uzun yıllardan beri bilinçli tüketiciler ekolojik kozmetikleri öncelikle tercih etmekte; ekolojik bilinç düzeyi henüz az olan ama cildi çok hassas olan kişiler de ekolojik kozmetikleri zorunlu olarak kullanmaktaydılar. Son 30 yılda dünyada kimyasal maddelerin olmamaları gereken yerlere de ulaşmaları sonucu ister istemez ekolojik alandaki bilgi düzeyinin yükselmesi, bilinçli tüketici sayısının tahminlerin ötesinde artmasına neden oldu. Sıradan alış veriş merkezlerinde bile ekolojik ürünler satılmaya başlandı. Şu anda henüz ülkemizle ilgili sayılara sahip değiliz ama Avrupa’daki sayılar bize genel de olsa doğal kozmetiğin durumu hakkında bilgi verebilir : Bugün için Avrupa’da sertifikalı doğal kozmetiğin genel kozmetik pazarındaki payı % 2, çevre bilincinin en önce ortaya çıktığı ve daha hızlı geliştiği Almanya’da ise bu oran % 6. 2012 yılında Avrupa’da % 6, Almanya’da ise % 10 oranlarına ulaşılacağı tahmin edilmektedir.

Yetmişli yıllarda özellikle Almanya’da yeşil ve çevreci dalgaların etkisiyle başlayan doğala yöneliş sonucunda seksenli yılların ortalarında açılan doğal ürün mağazası sayısı 3000 civarına ulaştı. Bugün ise en az bu sayının iki üç misli. İspanya’dan İtalya’ya ve Çek Cumhuriyeti’ne kadar her yerde sayısız doğal ürün mağazası var. Ülkemizde ise ilk doğal ürün marketi 1994 yılında Istanbul Bakırköy’de açıldı ve kozmetik ağırlıklıydı. Bugün Türkiye’nin bir çok yerinde ilçelere kadar doğal ürün mağazaları açılmış durumda. Benim gözlemlerime göre son aylardaki ekonomik dalgalanmalardan ülkemizde en az etkilenen işlerin başında organik ürün ticareti gelmektedir. Bu nedenle mağazaların birbiri ardına açılmaya devam ettiğini görüyoruz. Bu mağazalardan, gerçek doğal ürün satarak tüketicinin güvenini kazananların uzun süreli olacağını ve uzun vadede işlerini büyüteceklerini tahmin ediyorum.

Organik kozmetikte özellikle ülkemizde doğru bilinen yanlışlar nelerdir?

Öncelikle “organik” kavramı üzerinde durmakta fayda var. “Kavram Kargaşası” ülkemizde kolaycılığın ve fırsatçılığın bir sonucu olarak tüm alanlarda egemen olabiliyor. Son zamanlarda bunun en tipik örneklerinden birini doğal ürün alanında yaşamaya başladık. Çevre kirletici maddelerin yıllarca düşüncesizce kullanımının günümüzde doğal dengeyi altüst etmesi ve insanoğlunu direk olarak etkilemeye başlaması, doğal ürünlere ilgi patlamasına yol açtı. Böylece içinde sentetik, zararlı ve doğal olmayan maddeler bulunmayan ürünlerin itibarı “tavan yaptı”. Seksenli yılların başından beri Orta Avrupa’da kayısıdan çaya, kozmetikten deterjana, yataktan yastığa her yanı kasıp kavuran doğal ürün dalgası bizde de her yanı sardı.

Sardı sarmasına da “bu işte para var!” diyen her türlü satıcı/üretici hemen “doğal/organik vaziyeti” aldı. Doğal, organik, bitkisel, biyolojik, ekolojik kavramları yerli yersiz iddia edilip karman çorman kullanılmaya başlandı. Neredeyse Agatha Cristi romanlarının baş zehiri sodyumsiyanüre % 90 defne özü ve ısırganotu özü katıp “% 90 organik sodyumsiyanür” satıcıları çıkacak karşımıza. Hele doğal ve organik kavramlarının bazen eş anlamlı bazen birbirinden çok farklı kullanılmasına ne demeli?

Öncelikle organik, biyolojik ve ekolojik “tarım” için dünyanın her yanında eş anlamlı kullanılan kavramlar. İngilizler organiği, Almanlar ekolojiği ve Fransızlar/İtalyanlar/İspanyollar biyolojiği, tarım söz konusu olduğunda öncelikle kullanıyorlar. Türkçede de “doğal” kavramı bu kavramlara eşit. Özet olarak organik=ekolojik=biyolojik=doğal eşitliği doğru bir tanımlama.

Tüketici doğal olanla olmayanı nasıl ayırabilir?

Başta kozmetik olmak üzere akla gelebilecek her türlü ürünün “gerçekten doğal olanı” diğerlerinden nasıl ayrılabilir? sorusunun cevabı gerçek bir sertifika. Aslında bilindiği gibi, bir çok ülkede bağımsız tüketici dergileri ve bunlar arasında da sadece ekolojik konulara odaklanmış olanları var. Örnek: Almanya’da ÖKO-TEST. Bu dergiler, öğrenci sırt çantasından rujlara, duvar boyalarından yoğurda, kahveden şampuana ve oyuncaklara kadar piyasaya sunulmuş ürünlerden örnekler alarak bağımsız laboratuarlarda ekolojik ölçütlerine göre analiz ettirip yayınlıyorlar. Her ay 5-6 YTL bedelle satılan bu dergileri alarak sayısız ürünün test sonuçlarına ulaşabiliyorsunuz. Ve doğal olanı doğal olmayandan ayrılmış durumda apaçık görebiliyorsunuz. Bizde henüz bu tip tüketici dergileri yok. Yukarıda belirttiğimiz gibi kargaşada tuzağa düşmemenin yolu bağımsız güvenilir kuruluşların verdiği doğallık sertifikaları.

Bu konuda belli başlı sertifikalar oluşmuş durumda. Internet üzerinden bunlara ulaşıp doğallık şartlarını, bu tip ürünler içinde bulunmaması gereken maddeleri öğrenmek mümkün. Örneğin doğal sertifikaya sahip bir diş macununda ve bir şampuanda “sodyumlaurilsülfat” bulunması olanaksız! Aynı şekilde raf ömürlerini uzatmak için sertifikalı doğal ürünlerde parabenler ve diğer konserve edici sentetik maddelerin kullanılması mümkün değil. Doğal ürünlerde olmaması gereken bu ve benzeri maddeleri içeren ürünlerin “sertifikalı doğal ürün” olmaları, yani sertifika almaları söz konusu değil. Ne yazık ki bu tip sertifikalara sahip olmayan bir çok ithal ürün, bu ürünlerin üretildiği ülkelerde bile kullanmadıkları kavramları ülkemizde, üstelik bazan “organik ve doğal” şeklinde bir arada bile rahatlıkla kullanabilmektedirler. Yerli ürünlere bakıldığında ise durum, yukarıda verdiğimiz siyanür örneğini hatırlatır biçimde: Klasik bir ürüne birkaç damla limon ve biraz tarçın eklemekle “organik-doğal-biyo-bitkisel-ekolojik bir ürün” elde edilmiş oluveriyor. Hem yerli hem de ithal ürünlerde sadece ürünün içindeki bir kaç bileşeni için verilmiş olan sertifikayı sanki ürün organikmiş, ürünün organik sertifikası varmış gibi sunmaya çalışanlar var. Diğer zararlı bileşenler gözden kaçırılmaya çalışılıyor. Halbuki bir ürünün doğallık sertifikası alabilmesi için hammaddelerinin tamamının doğal olması bile yetmiyor: Üretiminin de mutlaka çevreyi koruyan ve doğal kaynakları tasarruflu kullanan yöntemlere göre yapılması ve ambalajının da mutlaka geri kazanılabilir olması gerekiyor.

Şu anda gerek AB ülkelerinde gerekse ülkemizde geçerli yasalara göre üretilen ya da ithal edilen tüm kozmetiklerin içerikleri INCI isimleriyle ambalaj üzerinde verilmek zorunda. INCI, International Nomenclature of Cosmetic Ingredients’in baş harflerinden kısaltılmış. Bu bileşenler ya ingilizce kimyasal adlarıyla ya da latince bitki isimleriyle verilmek zorundalar. Bu, AB ülkelerinde 1997, bizde ise 2004 den beri böyle. Bileşenler, formülasyonda yüzdesi en çok olandan en az olana doğru sıralanarak yazılmak zorundalar. İçerik bileşenleri verilirken şu özü, bu özü yazmak yasak. Tüketici, doğallık sertifikası olmayan ürünlerde içeriği kontrol ederek kendini koruma şansına sahip. Ama ne yazık ki doğallık iddiasındaki bazı ürünler de dahil olmak üzere bir çok ürünün üzerinde “önemli içerik maddeleri” başlığı altında bir kaç bitki özü öne çıkarılıyor, diğer zararlı ve hatta kanserojen bileşenler maskeleniyor, yazılmıyor. İşte bu nedenle doğal ürün almak isteyenler için sertifika daha da önem kazanıyor. Yetkili otorite de yasanın uygulanmasına özen göstermeli, denetlemelerini sıklaştırmalı. Sağlığını düşünen tüketici de ambalaj üzerinde ürün içeriklerini okumayı alışkanlık haline getirmeli.

Örneğin saç boyalarının kanser yaptığı ile ilgili haberler yoğunlaştı. Organik saç boyası var mı? Ve tüketici bunu nasıl ayıracak?

Kimyasal saç boyası ile saç boyamanız için kutudan çıkan iki bileşeni karıştırmanız gerekiyor: “Boya” ve Aktivatör. Aslında gerçek boya bu ikisini karıştırınca kafanızın üzerinde oluşuyor ve tam olarak başka hangi reaksiyonların da gerçekleştiği bugün için ne yazık ki bilinemiyor. Aktivatör denen bileşen de esas olarak Hidrojenperoksid. Boya denen kısımda ise bir çok madde yanında “Aromatik Amin”ler var. Kimyasal boyada aromatik amin olmadan renk oluşturmak mümkün olmuyor. AB’de ve ülkemizde bu aromatik aminlerden 22 tanesi kanserojen etkilerinden dolayı bir süre önce yasaklanmış durumda. Ama bugün hangi kimyasal boya kutusunu alsanız içinde başka aromatik aminler olduğunu görürsünüz (önümüzdeki yıllarda kanserojen etkilerinden dolayı yasaklanacak olanlar !!!!).

Bitkisel (=organik=doğal=biyolojik=ekolojik) bir saç boyası ise aynen KINA gibidir. Kına deneyimlerinden türetilmiştir. Kına nasıl sadece kaynamış suya atılıp, karıştırılıp boyamaya geçiliyorsa, bitkisel boya da başka bir bileşenle karıştırılmadan sadece kendisi su ile karıştırılarak saç boyanır.

Bitkisel/organik/doğal/ekolojik/biyolojik boya üretmenin bugünkü bilgilere göre başka bir yolu yoktur: Kırmızı kına , siyah kına (indigo), çürümüş ağaç kökleri, kahve, kırmızı turp, ışgın (rhabarber) kökleri, mavi-kırmızı ve kurkuma ile nüanslar açılıyor / koyulaştırılıyor. Bu kombinasyonlarla örneğin çok güzel kırmızı ve kırmızı-kahverengi tonlar elde ediliyor. Aldığınız kutunun altındaki içerik listesine bakarsanız kınadan başka en az 10 tane renk veren bitki ismi daha görebilirsiniz. Normal kınadan en önemli fark: Kınaların, bileşenlerin ve en önemlisi ürün olarak saç boyasının sertifikalı, yani kontrol altında olması, denetleniyor olması. Ne yazık ki kınaya bazen renk koyulaştırmak amacıyla “Picramat” katıldığı da bilinmektedir ki bu madde kanserojendir. Yani kına deyip geçmemeli ve sertifikalı olmasına büyük özen gösterilmeli !

Özellikle hamilelerin kimyasal saç boyası kullanmamaları gerekiyor.. .Kafa derisine (dip boyalamalar…) sürülen boyaların içindeki dayanıklı, kolay parçalanamayan maddelerin vücutta nerelere ulaşabildiklerini tahmin bile edemezsiniz. Dileyelim ki embriyoya ve fetüse hiç ulaşamasınlar. Hele ki organik diye yutturulan bazı boyalardaki m-Penilendiamin gibi aromatik aminler. Yani her bitkisel/organik/ekolojik/doğal/biyolojik geçinmeye çalışan boya da bitkisel=organik=ekolojik=doğal=biyolojik DEĞİLDİR. Kutuda iki ayrı paketi olup da bunları karıştırmanız gerekiyorsa resmen ve açıkça KİMYASAL SAÇ BOYASIdır. Zaten gerçek sertifikalı bitkisel saç boyası da aslen aynen kına gibidir.

İçinde Aromatik Amin olan bir boya kesinlikle bitkisel değildir (bu arada bence “bitkisel” en doğru kavram, çünkü gerçek doğal=organik=ekolojik=biyolojik saç boyası sadece bitkilerden oluşur).

Türkiye’deki uygulamaların diğer ülkelerdeki uygulamalardan ne gibi farkları bulunuyor?

Özellikle Batı ülkelerinde gerçekten doğal olmayan bir ürünün “organik, biyolojik, ekolojik” sıfatlarını kullanması çok zor. Bu ülkelerde sivil otorite çok güçlü. Sivil kurumlar ve tüketici çok bilinçli. Piyasadaki tüm ürünleri toplayıp, en modern bağımsız laboratuvarlarda zararlı madde içeriklerini belirleyip, bunları ekolojik bakış açısıyla değerlendirip bugünkü bilgilere göre ekolojik çerçevenin dışında kalan yani zararlı maddeler içeren ürünleri ve üreten firmaları tüm dünyaya teşhir ediyorlar. Tüketici bu sonuçlara göre kendini yönlendirebiliyor.

Organik tarım için ülkemiz dahil bir çok ülkede yasalar olmasına rağmen organik kozmetik de dahil diğer ürün ve eşyalar için dünyada gerekli yasal düzenlemeler henüz tamamlanmış değil. Ama mesela oyuncaklarla ilgili en son skandalların da etkisiyle AB Parlamentosu’nda önemli düzenlemeler üzerinde yoğun çalışılıyor. Bunlar olurken bilinçli tüketici için en önemli araçlardan biri doğal ürün sertifikaları.

Ülkemizde ise yukarıdaki alt yapılar ne yazık ki henüz o düzeyde değil. Bu durumda doğal ürün sertifikaları olmazsa olmaz araçlar doğal ve doğal olmayanı ayırmak için.

Tüketiciler organik ürünleri tercih etmeli mi?

Çevre kirliliğinin son on yıllarda inanılmaz boyutlara gelmesi ve başta insan olmak üzere tüm canlılar için bir çok olumsuzluğun ekolojik dengenin bozulmasıyla ilintilendirilmesi zaten tüketiciyi organik ürünleri tercih eder duruma getirmiş bulunmaktadır. Bu bir zorlama değil doğal bir sonuçtur ve bu tip ürünler düşünülenden daha hızlı bir şekilde öne çıkmaktadırlar. Tüketici tüketim ürünlerinde bulunabilecek zararlı maddelerle ilgili bilgilendikçe tercihini bu ürünlerden yana koymaktadır. Hatta bazen fiyat daha yüksek olsa bile aynı paraya alacağı klasik ürünün yarısı kadar ekolojik ürün almayı tercih ederek riskleri en aza indirmeye çalışmaktadır.

Ekolojik ürün satan kurumlar da bu nedenle tüketicilerin bilinçlenmesi yolunda çalışmalarda bulunmakta, böylece hem pazar paylarını artırmakta hem de kişilerin bilgilenmesine katkıda bulunmaktadırlar.

Örneğin Ökotek Doğal Ürün Marketleri, daha 1990′lu yılların başlarında internetin olmadığı yıllarda broşürleri, toplantıları, konferanslarıyla, sonraları ise web sayfalarıyla, düzenli e-posta gönderimiyle bir yandan bilinçli tüketiciye hizmet sunarken, diğer yandan da tüketiciyi bilinçlendirmek için çalışmalarda bulunmuştur ve bulunmaktadır. Doğal ürün satışına paralel olarak tüketiciye çevre kirletici maddeler ve çevre kirliliği hakkında ayrıntılı bilgiler sunmaktadır.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Organik sektörünün tüm alanları gibi kozmetik de hızla büyüyor. Ülkemiz de ciddi büyüklükteki şirketler de bu konulara daha çok ilgi duymaya başladılar. Ekonomik çerçevede bu sektörün yakın gelecekte daha da önem kazanacağı şimdiden belli oluyor. Nürnberg’de her yıl yapılan dünyanın en büyük doğal ürün fuarı BIOFACH’da geçen Şubat ayında gördüklerimiz bu düşünceleri açıkça desteklemektedir. Organik sektör hızla büyüyecek ve burada kurallara uyanlar, gerçek doğal ürünlerle iş yapanlar ve tüketiciyi kandırmayanlar gelecek zamanlarda önemli adımlar atacaklar.

Bilinçli tüketicilerin de , doğallık sertifikası veren kuruluşların web sayfalarından doğal ürünlerde bulunmaması gereken maddeleri öğrenmeleri, ürünü satın almadan önce mutlaka ürün üzerinde içeriğini kontrol etmeleri, içeriği kurallara göre yazılmamış ya da eksik verilmiş ürünleri almamaları doğru ürünlere daha kolay ulaşmalarını sağlayacaktır.

Siz de biraz dikkatlice incelediğinizde doğallık iddiasındaki ürünlerin maalesef çok azının tam anlamıyla doğal olduğunu, organik demekle organik olunamayacağını hemen fark edeceksiniz. Doğallık kargaşasında yolunuzu doğru bulmak istiyorsanız her ürün için gerçek doğallık sertifikası sorgulaması yapmanızı öneririm.

Prof. Dr. Hulusi Barlas hakkında

1975 yılında İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi’nden Kimya Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. 1980-1985 yılları arasında Almanya’da Münih Teknik Üniversitesi’nde, Ekolojik Kimya Bilimi’nin kurucusu Prof. Korte’nin yanında Ekolojik Kimya alanında doktora çalışmasını yaptı. Çevre Kimyası alanında doçent ve profesör oldu. İstanbul Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Başkanı iken 2007 yılında kendi isteğiyle emekli oldu. Şu anda “Ökotek Doğal Ürün Marketleri” Teknik Sorumlusu olarak çalışmaktadır.
 
Kaynak: Dünya Gıda Dergisi

Written by tiklayaz

Ağustos 19, 2008 at 10:27 am